|
Bu hikâyemizde Konya
siyasetinin “Bamya Çorbası” diplomasisinden bahsedeceğiz.
Yine yaşanmış ama hikâyenin kahramanlarının
yaşları bir hayli ilerlemiş olup olur ya rahatsız olabilirler
diye düşündüğümüzden dolayı yine anonim takılacağız…
Dönemin etkili bir siyasi partisinin mensupları
arasında yaşanmış olup birebir kendilerinden dinlediğim olay şu
şekilde gelişiyor:
Konyalı olmasına rağmen daha çocuk yaşlarda
şehirden ayrılıp devlet görevlerinde bulunan bir ağabeyimiz
yıllar sonra emeklilik dilekçesi vererek milletvekili adayı
olarak şehre geri döner ve konjonktürel olarak çok sıkıntılı bir
ortamda milletvekili olur.
Tabii bürokrasinin güvenlik kanadında görev
yaptığı için biraz taban siyasetine alışkın olmadığından olsa
gerek ilin diğer milletvekilleri gerek yerel yöneticilerinin
rehberliğinde hareket ederek uyum sürecini geçirmeye
çalışmaktadır.
Günlerden bir gün bir pazar günü düğün
davetlerine katılmak için hep birlikte il binasından arabalara
binip hareket ederler. Daha şimdikiler gibi düğün yemeklerinin
profesyonel organizasyonlar ile verildiği zamanlar değildir ve
düğün sahibinin Lalebahçe tarafındaki bahçesinde cumartesi
akşamından kazanlar kaynamaya başlayıp pazar sabahı erken
hazırlıklar tamamlanmış, mahalle hocasının duası ile kazan
açılmış, aile büyükleri aşçıların bahşişlerini takdim etmiş ve
tahta masalar ile tahta sandalyelerden oluşan ortamda misafirler
sabah 08.00’den itibaren ağırlanmaya başlanmıştır.
Tam burada ifade edelim ki pazar günü 08.00-12.00
arası ikram edildiği zamanlarda bizim pilavların (Bilmeyenler
için düğün yemeğinin kısa adı.) birkaç grup katılımcısı olurdu.
Sabah 08.00-09.00 arası erkenden gelenler pilav yemenin erbabı
olup daha yeni açılan kazanlardan ilk ikramlarda karnını doyurup
bağ bahçe ortamında çay sohbeti ile misafirliğe devam eden
gruplar olarak bilinirdi. Bir hafta çalışıp pazar sabahı biraz
uyuma niyetinde olan ama hem davete icabet mecburiyeti hem de
pilav özlemini giderme gayretinde olanlar ise 10.00-11.00’e
doğru teşrif ederlerdi.
Durun daha bitmedi… Bir de 12.00’ye doğru keyfi
yetip sofralar toplanmaya başlarken teşrif eden ağalar söz
konusu olup bu grubun en önemli gayesi cumartesi gecesi feneri
geç vakitlerde söndürenler oldukları için bamya çorbası içip
açılmak derdi ile buyurup gelirlerdi.
Hikâyenin başlangıcında bahsettiğimiz grubumuz da
makul zamanda düğüne katılıp düğün sahibi tarafından
karşılandıktan sonra bir masaya buyur edilirler. Tabii
milletvekilleri, il yöneticileri, belediye başkanları ve ağır
misafirlerine eşlik etmek için bilmem kaçıncı defa sofraya
oturan ev sahibi olunca ikramlar da ona göre ağır olmaktadır.
Çorba, etli pilav, irmik helvası derken sıra gelir bamyaya. Tam
burada ifade etmek isterim ki lezzeti ile damaklarda hep tat
bırakan bamya çorbasını tadan her bir kimsede bir anı bıraktığı
için midir bilmiyorum ama bana biraz muzır çocukları andırır
nedense.
Bamya ortaya gelir gelmez ekibin en
uyanıklarından birisi kaşığı sallar ve bamyayı ağzına yollar
yollamaz kaşığı fırlatarak...
— Bu ne ya kardeşim, böyle buz gibi bamya
çorbası mı olur yahu! der.
Diğer misafirler de uyanık arkadaşın sözüne
kanarak kaşıklarını daldırırlar ve kaşıkları ağızlarından hızla
çıkartırken öncü tadımcıya doğru sert bakışlarda
bulunmaktadırlar.
Tahmin edeceğiniz gibi ağızlar, boğazlar yangın
yeridir. Tabii bir miktar bu şakalara alışkın olanlar pek ses
etmez ama şehre daha yeni alışmaya çalışan ve genç milletvekili
arkadaşının "Çorba soğuk!" alarmı ile biraz olsun sıcak
kısma ulaşmak için kaşığını bamya tasının ta en dibine daldırıp
böyle bir yanık vakası ile de ilk defa tanışan milletvekili
ağabeyimizin hem şok hem utanç hem de 'Ben bu şehre, bu
insanlara nasıl alışacağım?' hissi bir arada iltifatı gecikmez:
— Vay namussuz vay! |